Sıfırı Paylaşamayan Biz Türkler !

Taner Keser
TSM BİLİŞİM GENEL MÜDÜRÜ

Bir sohbet esnasında Telekomünikasyon duayenlerinden bir büyüğüm, artık telekom işinde spekülatif kârlar beklemek yanlış, operasyonel kârlara bakmak lazım dedi. Bu fikre katılıyor, geçmiş on yılımıza baktığımızda iki çok önemli şeyin altını çiziyorum.

1- GSM in %60 penetrasyon oranı, 10 yıl içersinde sabit aboneleri geçmesi.

2- Bu süre içersinde istisnalar hariç Türklerin kurduğu ortaklıkların yürümemesi.

Bu önemli noktaları inceleyelim. 1990 yıllarında kendisine GSM projesi getirilen sermaye grupları ve önde gelen aileler o dönemde Telekomünikasyonunun önemini kavrayamadıkları için bu işe soğuk baktılar.

2004 yılında artık son tren olarak gördükleri UMTH Lisanslarına sarıldılar. Buralarda geleceği iyi öngörememek yüzünden yanlış yatırımlar yaptılar, strateji ortaya koyamadılar, Türk Telekom’ un hamlesi ile oluşan krizi yönetemeyip bu işten çıkma kararı aldılar. Beklentiler havadan, sudan, topraktan kazandıkları yüksek marjları buradan da kazanmak üzerineydi. Kazanılmadığı içinde ortaklıklar dağıldı, mahkemeler bu konuda yeni davalara bakmaya başladılar.

Bilindiği üzere ortaklık, yapılması, yürütülmesi en zor şeydir. Ya emek ile sermayenin ya da sermaye ile sermayenin belirli oranlarda birleştirilmesi ile olur. Herkesin ortaklıktan beklediği; sinerji yaratmak, işlerini büyütmek, pazarda rekabet edebilmek ve sonucunda da kâr etmektir.

Emek veya fikrin oluşturulması, geliştirilmesi ve pazara uygun hale getirilmesi, beraberinde bu fikre inanacak ve pazarlamasını yapacak bir sermaye yapısına ihtiyaç duyar. Bu dönemde fikir sahipleri, bu fikirlerini “devlere” yani sermayedarlara tanıtmak, onları ikna etmek, kendilerinin de bilgi ve becerileri ile bu işte ehil olduklarını göstermek durumundadır. Bu süreç Ayı ile yatağa girmeye benzer. Severse sevgi pençesi, sevmezse kemiklerinizin kırılma riski. Esprili bir şekilde anlatmaya çalıştığımız şey aslında fikirlerin bir şekilde sahiplenilmesi ve emek sahibinin de kandırılmadan hak ettiği payı alması gerekliliğidir.

Türkiye’de yapılan şey, harcanacak paranın karşılığını kısa sürede almak, emek veya fikir sahibine de çok az pay bırakmak üzerinedir.

Aslında yapılan iş, sıfırı paylaşamamaktır. Bu, biz Türklerin en önemli hastalığıdır ve acilen tedavi edilmelidir.

Bazen eleştiriler ağır gelebilir ama ERASMUS’un Deliliğe Övgüler kitabı şu sözlerle bitmektedir.

"Mademki söylediklerim doğru niye susayım ki".